7 Eylül 2012 Cuma

ATATÜRK KADININDAN TOKAT GİBİ MEKTUP

SAYIN MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ'DAN
BAŞBAKAN TAYYİP ERDOĞAN'A MEKTUP


Başbakan Recep Tayip Erdoğan Hazretlerine

İkide bir “demir ağlarla kim örmüş, hep biz ördük” deyip duruyorsunuz, Atatürk zamanında yapılanları sıfıra indiriyorsunuz. Eğer biraz tarih bilseniz bunu söylemeye utanırdınız, yüzünüz kızarırdı. 

O günkü örülen demir ağlar yalnız tren yolları değildi: güçlü eğitim, güçlü ekonomi, güçlü demokrasi , güçlü laiklik temelleri atılmasaydı, ne  siz bu gün o mevkie gelebilirdiniz, ne de gösteriş olarak  başlarını örttürdüğünüz, yüzleri gözleri boyalı eşlerinizi gavur ülkelerine götürüp, gavurların ellerini sıktırabilirdiniz.

Özendiğiniz  Müslüman ülkeleri arasında hangisi bizim ülke gibi?
Kendi kıyafetinizi  bile o demir ağlara borçlusunuz.

Hazinesinde borçtan başka bir şey olmayan  Osmanlı devleti yıkıntısı üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti, toprağından bir damlasını satmadan, kimselerden borç almadan, bir taraftan Osmanlının, diğer tarafta yenilmediğimiz halde yenilmiş sayıldığımız birinci Cihan savaşı borçlarını öderken,   yapılan işler  yanında sizinkiler çocuk oyuncağı kalır.

Okuma yazma, hatta sabun kullanma bilmeyen, verem, sıtma, zührevi hastalıklar, trahom gibi bulaşıcı  hastalıklardan  kahrolan zavallı fakir  bir halk. Devletin geliri bu halkın verdiği vergilerdi. İşte o vergilerle o alay ettiğiniz demir ağlar yapıldı.

kısa zamanda elin parmakları sayımında doktorların özverileriyle hastalıkların önü alınmaya çalışılırken neler yapıldı neler!.

Koskoca ülkede bir çimento fabrikası yoktu. O yüzden evler kerpiç denilen çamurla yapılıyordu. Şeker fabrikamız yoktu. Rusya’dan gelen şekerleri bugün gibi hatırlıyorum. Evet şeker fabrikaları, çimento fabrikalar,kâğıt, silah, uçak fabrikası, kumaş fabrikaları kuruldu. Hem de ülkenin batısından doğusuna kadar dağıtıldı bu fabrikalar.

Avrupa’dan bize, yenilemekte oldukları fabrikaların eskilerin ucuz fiatla  satmak istediler. Eskiyi almak yine geri kalmışlıktır, diye alınmadı.  Batıda “Atatürk Fabrikaları” diye adlandırılan o fabrikalar tiyatro, spor müzik,  salonları ile bir kültür merkezi, çalışanlara her türlü rahatı sağlayan bir sosyal kurumdu. Ama bu fabrikalarda çalışacak biraz olsun işten anlayan işçimiz, teknisyenimiz, mühendisimiz yok gibiydi. Bunlardan bir kısmı burada bizim insanımızı eğitmek için dışarıdan getirtildi bir kısmı da Rusya’ya eğitilmek üzere gönderildi. İnsanımız o kadar yetenekli idi ki, kısa zamanda gerekli olanları öğrendi ve işleri ele aldı.

O yüzden Atatürk,”Türk çalışkandır, zekidir” demiştir. Siz  ise başa geçer geçmez alın teri ve büyük bir özveri ile yapılmış o güzel tesisleri  satıp satıp yediniz yedirdiniz.

Ülkenin doğusu ve batısı düşman eliyle yanmış yıkılmıştı. bir taraftan onlar onarılıyor, hastaneler okullar yapılıyor, diğer taraftan Ankara bir başkent olacak şekilde yapılandırılıyordu.

Hemen hemen hiç kara yolu yoktu. Onun için Atatürk, Osmanlı devleti zamanında “ne olurdu her vilayet senede bir kilometre yol yapsaydı, 500 yılda beşer yüz kilometre ile şehirler birbirine bağlanacaktı”, demişti.
Olan demir yolları da yabancıların elinde idi.

Yalnız o mu daha bir çok kurum yabancılara aitti. Bütün onlar ellerinden alınarak ülkenin malı yapıldı. Onların üzerine 3000 kilometrelik tren yolu yapıldı ki, o zaman şimdiki gibi dağları bir anda oyacak makineler yoktu. Tüneller kazma ile kazıldı. Elde  onları planlayacak hesaplayacak mühendisler yoktu. Hatta trenlerde çalışan makinist gibi memurlar bile hep Rum, Ermeni olduğundan bu konuda çalışacak insanımız da yoktu.

Onun için böyle kimseleri yetiştirmek üzere okul açıldı. Tren rayları yapmak için fabrika kuruldu. Şimdi ki gibi ne gerekse dünyanın her yerinden getirilmedi Kilometrelerce kara yolu köprüler yapıldı.

Demir ağın bir ayağı olan “çağdaş eğitim” ne kadar önemliydi. Batı araştırmalarda icatlarda almış yürümüştü. ama biz de  ne doğru dürüst ilk okul, lise ve ne de araştırmalar yapacak üniversite vardı. O yüzden  Osmanlı devleti  geri kalmış ve yıkılmıştı. Okullar açılsa eğitecek kimse yoktu. O yoklukta bir çok alanda eğitim almak üzere Batıya başarılı pek çok gencimiz gönderildi.

Onlar daha yetişmeden Hitler’in Yahudi oldukları için işlerinden attığı çok değerli bilim insanlarının bize sığınmak istemeleriyle onlara açılan kapılarımız sonucu büyük bir eğitim atılımı başladı.

İstanbul’da Darülfünun denilen okul tam bir üniversite oldu.Hukuk, siyasal Bilgiler, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi gibi fakültelerle Ankara Üniversitesinin temeli atıldı. Gelenlere istedikleri kitaplıklar, laboratuarlar sağlandı. Onların derslerini Türkçeye çevirecek çevirmenler bulundu. Bunların hepsi para ile oluyordu.

O paralar, o fakir halkın vergileriyle sağlanıyor, kimseye  para yedirilmiyor, rahmetli Başbakan İnönü “ kimseye bir kuruş yedirmem” diye bar bar bağırıyor, yedirmiyordu. Böylece güçlü bir eğitim temeli atıldı. O yüzden Başbakan hazretleri! istediğiniz dalda uzmanları elinizin altında bulundurabiliyorsunuz.

Bundan sonra İmam Hatiplerde yetiştireceğiniz dindar ve kindar  o zavallı gençleriniz, Allah’a dua ederek, yalvararak size yardımcı olurlar. Böylece elinize aldığınız bu güzel ülkeyi kendinizle toprağa gömerek tarihe kara harflerle geçersiniz.

Muazzez İlmiye Çığ
25.8.2012

3 Eylül 2012 Pazartesi

AYNALI KAVAK KASRI



Şehrin ortasında yeşillikler içinde ruhunuzu  dinlendirecek  bir sükûnet arıyorsanız Aynalı kavak Kasrı’na gitmenizi öneririm.  Hafta içi sakin olan kasır hafta sonları hayli kalabalık Ana girişten içeriye adımınızı attığınız anda Kasır bir tablo gibi sizi karşılamakta.  Yeşillikler içerisinde ,çim ve çiçek kokularının birbirine karıştığı ,bin bir renk kelebeklerin uçuştuğu, kuş seslerinden başka bir şeyin duyulmadığı bahçesinde dolaşıp, havuz başında mis kokulu kahvenizi yudumlarken adeta huzurun damarlarınızda dolaştığınızı hissetmektesiniz.  Bende bıraktığı izlenimler bunlar umarım sizde hoş vakit geçirirsiniz.


 Tarihçesi ;
Osmanlı Devleti’nin İstanbul’daki dördüncü büyük sarayı  olan Tersane Sarayı, diğer adı ile Aynalıkavak Saray’ın dan günümüze ulaşabilen tek örnek, bugünkü Aynalıkavak Kasrı’dır.

İstanbul’u fethinden sonra, Osmanlı sultanlarının da ilgisini çeken bu büyük koruluk, bölgede kurulan Osmanlı Tersanesin den dolayı, bahçeleriyle birlikte “Tersane Hasbahçesi” adıyla anılmaya başlar. Hasbahçe içinde bilinen ilk yapı, Kaptan-ı Derya Halil Paşa’nın Sultan I. Ahmed (1603–1617) için 1613 yılı sonlarında yaptırdığı kasırdır. Daha sonraki dönemlerde yeni köşkler, kasırlar ve bunlara ait ilave yapılarla, Tersane Sarayı son şekline kavuşur. Sarayın setler halinde yükselen geniş bahçesinde, Haliç’e bakan yeni kasırlardan biri de, Sultan III. Ahmed’in (1703–1730) şehzadeleri için düzenlenen sünnet düğününe sahne olan Aynalıkavak Kasrı’dır.

1715 seferinden sonra Venediklilerin III.Ahmet’e hediye ettikleri gayet büyük olan aynalar Tersane Sarayı’nda kullanılmıştır, kavak kadar büyük olan bu aynalardan dolayı AYNALARI KAVAK SARAY tabiri ile anılmaya başlanmış daha sonrada  Tersane Sarayı AYNALI KAVAK SARAYI olarak  anılmıştır.








1802–1803 yıllarında tamamen yıkılan Saray’dan geriye sadece Aynalıkavak Kasrı kalır.
Protokol kapısından girilen ilk bölüm Divan hanedir. Yan tarafta  III. Selimin beste yaptığı Beste Odası /Arz odası bulunur. Bu odanın içinde üzerinde Osmanlı arması bulunan  abdest alınan yer mevcuttur.  III.Selim bu kasrı  beste ve müzik çalışmaları için kullanmıştır.

Sol tarafta Cümle Kapısının tam karşısında  hizmetlilerin kullandığı servis kapısı bulunur . Buradan geçilince Şam işi mobilyaların olduğu oda ve genel misafir salonu mevcuttur. Odanın yan tarafında ise Padişahın dinlenme odası ve havalandırması olan wc bulunmaktadır.

Binanın alt katı  ise hizmetkarlara ayrılan bölümdür. Bu katta mutfak,wc’ler ve kiler bulunmaktadır. Günümüzde ise bu katta Abdülaziz’in torunu Gevher Osmanoğlu Fatma Gevher Sultan’ın bağışladığı notalar ve çeşitli müzik aletleri sergilenmektedir.