13 Mart 2014 Perşembe

20 DOLAR 20 KİLO

Babil  ; Bağımsız Araştırma Bilgi ve İletişim Derneği tarafından Tophane de ki Tütün deposunda gerçekleştirilen en büyük sürgün hikayelerinden biri olan 1964 yılındaki 20 dolar 20 kilo sergisi acıların ve gerçeklerin hiçbir zaman üstünün örtülmekle yok olmadığını, aksine haksızlığın, ötekileştirmenin ne kadar iğrenç bir şey olduğunun , yaşanılan acıların,özlemlerin  dilinin, dininin,renginin olmadığının en güzel kanıtı bu sergidir….
Doğduğu, büyüdüğü, vatanı saydığı topraklarından sırf dini inancı ve dili farklı diye ötekileştirilip kovulan , sürgüne giderken bile beslediği kedisini bırakmaya, terk etmeye vicdanı el vermeyen bir çocuğun bu ülkeye nasıl bir düşmanlığı olur ki ?
 Dedeleri ve nineleri dahi bu  topraklarda doğmuş, büyümüş, evlenmiş, çocuk ve torun sahibi olmuş  bir nesil’ in kendi vatanlarından ötekileştirilerek kovulup, sürgün edilme acısının hiçbir dilde ve vicdanda tarifi yoktur.



Gidenlerin yanlarına alamadıkları paralar ve   eşyalar onları  üzmemiştir. Aksine onların boynunu büken onurlarını yaralayan  asıl şey doğup büyüdükleri  bu vatan bildikleri topraklarda  vatandaş olarak görülmeyip   Yunan Rum’ u diyerek yabancılaştırılmaları, Yunanistan’ da ise Türk Rum’u diyerek etiketleştirilmeleri ,kısaca  ne buraya nede oraya  yaranamamış olmanın  acısıdır…

Doğdukları,ilk adımlarını attıkları, sakız gibi beyaz perdeli evlerini, çocukluklarını, koşup oynadıkları sokakları , düşünce yaralanan dizlerinin acılarını,çocukluk aşklarını ,mahalle bakkalını,manavını, terzisini,kunduracısını, gençlik yıllarını, okul anılarını, okul aşklarını, komşularından Eleni ile Ayşe teyzelerini, mahalle mekteplerini, vaftiz olduğu , mutlu olunca şükür, üzülünce yardım , evlenince yemin,ölünce son görevini yapmak için gittiği kilisesini, ailesinin,sevdiklerinin mezarlarını, gittiği sinemayı, tiyatroyu, Profiterol yediği İnci  pastanesini, şeker ve lokum aldığı Hacı Bekir’i, şansını denemek için bilet aldığı Nimet ablayı, Mahmutpaşa yokuşunu, Kürkçü hanı , her türlü kumaşı bulduğu Sultanhamam’ı ,keyifle içtiği yandan çarklı Türk kahvesini aldığı Mehmet efendiyi, yoğurt yediği Kanlıca’ yı, hıyarından vaz geçemediği Çengelköy’ ü, çayının tadına doyum olmayan Emirgan  Çınaraltı’ nı, Cadde bostan plajını, martılara simit atıp ,çay keyfi yaptığı şehir hatları vapurunu, paytonla dolaştığı Ada turlarını, Salacak sahilini , Kuzguncuğu, boğası ile ünlü modayı ve köşklerini, Samatya’ dan geçen kara trenleri, efsanelerle yaşayan Kız kulesini, Haydarpaşa ve Sirkeci garını, balık yediği boğazı ,Emirgan korusunu, Beykoz çayırını, eş ve dostlarla içilen demli tavşan kanı 5 çaylarını , Fenerbahçe ,Beşiktaş,Galatasaray takımlarını, dertlenince de,sevinince de hep bir bahane yaratılarak atılan 2 tek atılan  aslan sütünü, yanında ki beyaz peynir ile kavunu, konserini ve filmini kaçırmadığı şarkıcıyı ve artisti, olimpos gazozunu, patlamış mısırını kısaca bir yarılarını da burada bırakıp yarım gittiler…..
Gözlerini yumdukları son ana kadar hep diğer yarıları buradaydı….
Tarlabaşında, Balatta, Ayvansaray’da ,Samatyada,Yedikulede ve diğer semtlerde bu gidenlerden kalan binaların neden kimselere YAR olmadığını anladınız mı? 

Çünkü ağlayanın malı gülene asla yar olmaz…….

Bu sergide emeği geçen en alt kademeden en üst kademeye kadar olan herkese şükranlarımı sunarım….

Bu acıları Yaşamış olup halen hayatta olanlara  selam ve sevgilerimi gönderiyor , ölenlere ise rahmet diliyorum…

Sevgi ve saygıyla Hoşçakalın…..